Yönetim Beceriksizliği – Atakule GYO

Ağustos 28, 2011 Yorum yap

Atakule GYO (AGYO) dosyasında şimdi de merceği yönetimin başarısızlığına tutmak istiyorum. Burada ortaya çıkan üzücü nokta yönetimin ilk yazımda dikkati çekmeye çalıştığım değer yaratamamalarıyla yüzleşmek yerine hatalarını ve beceriksizliklerini örtbas etmeye çalışmalarıdır. Unutmamak gerekir sorunu kabul edip sorunla yüzleşmeden ASLA problem çözülemez. Fakat yönetim bariz bir şekilde hatalarıyla mertçe yüzleşmemektedir.

Öncelikle Atakule’de yaşanan krizin altını çizmek için bir grafiklere bakalım:

Açıkça görülüyor ki 2008 krizini takiben Atakule ve Obaköy işhanlarında ÖNÜNE GEÇİLEMEYEN bir kan kaybı başlanmıştır. Unutmamak gerekir ki alışveriş merkezlerindeki en önemli faktör gelen ziyaretçi sayısıdır. Müşteri çekebilmek için alışveriş merkezlerinin sürekli kendini yenileyip, atraksiyonlar kurduğu bir dönemde Atakule kağıtlarla kaplanmış boş dükkanlarla çevrili mekana nasıl müşteri çekmeyi planlıyor? Siz kendinizi mutlu hissedip alışveriş yapmaya teşvik etmenin aksine yarısından fazlası kapanmış bir mekana gitmek ister misiniz? Bu durum fena bir sarmaldır. Aynı ABDdeki hayalet kasabalar gibi insanlar kaçtıkça mekanın çekiciliği düşüyor, çekicilik düştükçe daha az insan geliyor, daha az insan geldikçe işler kesatlaşıyor ve dükkanlar kapanıyor.

Bu noktada yönetim acaba hangi performans ölçütlerini kullanarak iş yapıyor diye merak ediyor insan. Yatırımcıya durumu izledikleri yönünde herhangi bir açıklama ya da plan göstermiyor. Aksine uyduruk, kaydırık işlerle uğraşıp zaman kaybetmekten başka herhangi birşey yaptıklarına dair bir tane bile örnek bulmakta güçlük çekiyorum. Şirketin yatırımcılarıyla son 12 ayda iletişim kurduğu noktalara bakacak olursak ortaya çıkan tablo şudur:

  1. Genel Müdür (Geneci) istifa. Yeni Genel Müdür (Arpacı) (Mart 2010)
  2. Farabi Sokak’ta 870,000 TL’ye gayrimenkul alımı (Nisan 2010)
  3. Merkezin Kuleli Sokak’a taşınması kararı (Ekim 2010)
  4. Genel Müdürlüğün Kuleli Sokak’ta tahsis edilen yere sığmadığının farkına varılması (Kasım 2010)
  5. Atakule AVM Fizibilite Çalışması için Devlopment Design Group İle danışmanlık anlaşması (Kasım 2010)
  6. Logo değişikliği (Şubat 2011)
  7. Kocaeli’nde Tarla Alımı (Mart 2011)
  8. Farabi Sokak Arazisinde inşaata başlanma çalışmaları (Mayıs 2011)
  9. Obaköy İş Merkezinde Şube açılması (Ağustos 2011)

Bu “yoğun” süre içerisinde ise şirketin karlılığı ise tepetaklak gitmekte. Aşağıdaki mavi çizgi yeniden değerlemelerden arındırılmış net karı gösteriyor. Fakat bu rakam şirketin (artık olmayacak) faiz gelirlerini kapsıyor. Pembe çizgi ise yönetim becerisini gösteren operasyonel karlılığını, yani yeniden değerlemeden arındılırmış brüt kar ve buna karşı harcanan genel yönetim giderlerini gösteriyor.

İşte şirket 1 milyon lira bile etmeyen ve toplam bilançosunn %1ine bile denk gelmeyen Farabi Sokak ve Kocaelindeki tarlalarla uğraşırken her çeyrek milyonlarca kar eden şirket son 3 çeyrekte ortalama 500bin lira anca kar edebiliyor (yani senelik %1 gibi komik bir yüzdesel getiri). Halbuki şirket bu küçük yatırımlarla zaman kaybetmek yerine operasyonlarını düzeltebilse ve eski karlılık düzeyini yakalayabilse, yaratacağı katma değer ortadadır.

İşin komik yanı yönetimin cesurca bu sorunun üzerine gitmediği gibi, kendini korumak yerine bazı şeyleri yapıyormuş gibi gözükerek kendini de güvenceye almaya çalışmaktadır. Örneğin Kasım’da Development Design Group ile yapılan anlaşma için 130.343TL harcanmıştır. Şimdiye kadar bu hizmetin hiçbir sonucu çıkmamıştır. Eğer hizmet süreci devam etmekteyse hangi akla hizmet bu kadar para ön ödeme olarak danışmanlara verilmiştir açıklanması gerekir? Eğer çalışmalar devam ediyor ise Danışmanlara karşı olan toplam yükümlülük nedir? Çalışma devam etmiyorsa da bu çalışmanın sonuçlarının ne olduğunu (olumlu ya da olumsuz) yönetim açıklamak mecburiyetindedir. İkinci olarak ise şirketin yarayan kana olan Atakule’nin gerçek sorunu olan kiracı kaybı ile uğraşmak yerine 747,518 TL harcayarak kulenin LED ışıklandırma sistemiyle donatması olmuştur.

Bütün bu fiyasko sürecinde yönetim beceriksizliğinin üzerini kapamak için yetenekli bir dansöz gibi muhasebe kıvırtmalarıyla şov yapıyor. Bu oyunun en açık hali ise gayrimenkul yönetiminin başarısının temel fonksiyonu olan Kira Gelirleri kaleminde oyanıyor. Şirketin kira gelirleri kalemine baktığınızda  2009 4. çeyreğinden beri kira gelirlerinin 2.1milyon civarında sabitlendiği gözüküyor. Fakat şirketin açıkladığı dokümanlar detaylı incelendiğinde durumun çok daha farklı olduğu bariz. Tabi yönetim incelemeyi engellemek için elinden geleni de ardına koymuyor. Şirket 2009 4. çeyreğe kadar bilanço notlarında kira detaylarının dökümünü verirken artık bu detaylı döküm tamamen ortadan kalkmış durumda. Yine de portföy değerlerini verirken atakule, obaköy ve haşim işcan’ın kira detaylarını verdiği için kapalı kapılar ardında olup bitenleri takip etme şansımız oluyor (tabi her an buna uyanarak bu bilgiyi de her an elimizden alabilirler).

Verilerin bulandırarak gerçekleri saklamaya çalışmalarının yanında en göze çarpan kira gelirlerinde yapılan hileler. Bunlardan ilk, şirketin kaybettiği büyük müşterilerinden boş kalan alanları kendi kendisine kiralamasıdır! Evet, sadece cirosunu yükseltmek için şirket kendi kendine boş alanları kiralamakta, sağ cebindeki parayı sol cebine koyarak ciro üretiyormuş gibi gözükmekte, ve yaşanan kira geliri kaybının üzerini örtmeye çalışmaktadır! Haziran kira listesinde bundan önceki Mart kira listesinde seyir katındaki döner restoranda bulunan kiracı Sevilla Turizm’i kaybeden şirket bu katı kendi kendine kiralamıştır. Hem de bundan önce K1-K3-K4 (36.625)ve K2 Seyir (34.537) için toplam 71,198TL kira alan şirket bu alanlardan sadece K2 seyir’i kendi kendine 99.595TL’ye kiralamıştır. Müşteri ve kiracı kaybederken aynı mekanı kiralamaya çalışan bir şirketin o mekanı anında 2,9 misline kiraya vermesi ne kadar mantıklı ve gerçekçidir? Hele hele kira ekspertiz değerinin 28.200 TL olduğunu (yani bu değere göre 3,5 misli) göz önünde bulunduracak olursak. Bu sebeple kendi kendimize kiraladığımız seyir katı ve garaj kiralarından arındırılmış rakamlara bakmak en faydalı durum (aşağıdaki grafik bunu gösteriyor). Burada da tablo net – oyunsuz kira geliri, belirtilen rakamın her çeyrek için yaklaşık 300bin TL altında (senede 1.2milyon eder)

İş paranın sağ cepten sol cebe konmasıyla da bitmiyor. Şirketin kendi kendine kiraya verdiği alanlarda yaptığı kira değişiklikleri ile kaçırdığı kiracılardan yaşadığı gelir kaybının hesaplara geçmesini kontrol altına aldığını görüyoruz. Örneğin seyir katındaki restoranın kapanmasıyla gerçekleşen aylık 71,198TL’lik bu büyük ticari gelir kaybının etkisini kozmetik olarak azaltmak için bu katı kendine 99.595TL’den kiraya veren yönetim, daha sonraki çeyrek aylık kirayı 76.050TL’ye, akabindeki çeyrekte ise 47.023,35TL ye indirmiştir. 2011 1. Çeyrekte bu rakam hafif bir artışla 49.602TL’ye çıkmış, fakat 4. en büyük kiiracı olan Sinema’nın ayrılmasıyla yaşanan aylık 25.204,36TL’lik kira kaybını hesaplara yansıtmamak için K2 ‘nin kirası otomatikman tekrar 93.170,78’e çıkarılmıştır. Bariz bir şekilde yönetim kendi elinde olan kontrol mekanizmasıyla gelir kontrolü yaparak beceriksizlikleri sebebiyle şirketi soktukları kötü ortamın üzerini kapamaya çalışmaktadır.

Bütün bu detaylara girme sebebim operasyonel olarak zor günler geçiren bir şirketin parasıyla kumar oynamanın APTALCA bir yönetimi ya da KÖTÜ, hatta ART NİYETİ gösterdiğini düşünmemdir. Çünkü ana işi zor günler geçirirken şirketin büyük nakit rezervi  bu kötüye gidişattan kurtulmak için tek ve en önemli silah olarak yanımızdaydı. Şimdi ise bu savunma silahı elimizden alınmış, hatta nakit rezerviyle KUMAR oynanmaya başlanmıştır. Yönetim derhal bu gafleti üzerinden silkip atmalı ve şirket için inandırıcı ve sürdürülebilir bir gelecek stratejisini acilen uygulamaya başlamalıdır! Bu sorunun çözümü hakkındaki önerilerimi ise bu linke basarak eski yazımda bulabilirsiniz.

Kategoriler:Türkiye Hisseler Etiketler:, , ,

Nasıl değer yok edilir: Atakule GYO’nun Kısa Tarihçesi

Ağustos 14, 2011 1 yorum

Bazı yayınlar tarafından Türkiye’nin Warren Buffett’ı diye anılan Sayın Tarman’ın Atakule Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’ndaki hikayesi gerçekten de bir Warren Buffet hikayesi olma yolunda ilerliyor – ama iyi yönleriyle değil, kötü yönleriyle. Warren da büyük şevkle Berkshire Hathaway adlı tekstil firmasını aldığında “aman değeri ne düşük, ne güzel karlar edeceğiz” hesaplarıyla başı dönmüştü. Fakat ölmekte olan bir sektör  olan ABD tekstili Warren’a iyi para kazandırmadı. Aksine Berkshire kendi deyimiyle yaptığı en kötü yatırımdı. Sonuçta Warren Berkshire’a kuruş yatırmadı. Makinalar bozuldukça hurdaya çıkardı. Şirketin nakit akışından gelen paraları ise diğer yatırımlara yönlendirdi.

Atakule’ye “çok ucuz” haliyle giren Sayın Tarman da sanırım aynı hesaplarla yola çıkmıştı ama bu sefer kaya tahminden biraz daha sert çıkmış gözüküyor. Şirketin varlıklarını ve nakit akışını kullanarak  yaptığı yatırımlar ise değer kazanmak yerine zarar yazmakta. En azından Buffett’in yaptığı yatırımlar yatırımcısını sevindirmişti. AGYO’da ise yönetim hem asıl işinde hem de spekülatif hareketlerinde açıkça başarısız olmuştur.

Her şeyden önce İsmail Bey’in AGYO’ya giriş maliyetine bakmakta fayda olduğuna inanıyorum. Vakıfbank’tan satın alırken 102mn TL (A hissesi 2,68161den B hissesi ise 1,28838’den olmak üzere) ödeyerek şirketin %51ine sahip olmuştur. Onun dışında piyasadan 2007 ile 2009 seneleri arasında en yüksek 1,85, en düşük 0,7 TLden 33 milyon TL’ye yakın alım gerçekleştirmiş. Piyasadan aldığı hisselere ise ortalamada 1,523 ödemiştir. Böylece şirkete giriş fiyatı yaklaşık 2TL’ye denk gelmektedir. Bir de paranın zaman değerini de eklersek bu yatırım maalesef elde patlamıştır.

Peki şirketin kaderi böyle mi olmak zorundaydı? Yatırımcı şapkasıyla şirkete bakınca nedense bana basit bir yol gözüküyordu (Bu çil çil nakitler hisselere yatırılmadan önce oluyor tabi). Ta o zaman durum şu: kasada seksen küsür milyon lira. Çıkarılmış 84 milyon hisse. Varlıkların değeri (şaibeli de olsa) 128 milyon TL. Hisse başına fiyat 1,24. Piyasa değeri 104 milyon. (Şimdi ise 1 lira civarında sürünüyoruz)

Öncelikle şirketin bilançodaki nakdini elden çıkarması zaruriydi (bunun en iyi metodunu aşağıda bulabilirsiniz). Çünkü sektörün büyük kısmının gördüğü iskonto oranı bilançodaki bu nakde de yansıyor ve absürd bir durum ortaya çıkıyor. Nakit çıkarıldığında 24 milyon TL karşılığında 128 milyonluk mal elde kalıyordu.

Varlıklara %50 iskonto uygulasak bile şirketin piyasa değeri 64 milyona denk gelecekti. Hissedarlara dağıtılan 80mn artı 64 milyon piyasa değeri, toplam değeri 144milyona, yaratılan değeri ise 40 milyona (yani %38 prim) getirmiş olacaktı.  İşi biraz daha zor olan Atakule’yi bir kenara bıraksak diğer varlıkları defter değerinden satsa yine aynı mantıkla 30 milyon daha (bir %28 prim daha) değer yaratmış olacaktık.

Atakule sorununda ise olaya yeni bir bakış açısı getirmek zaruri. Atakule’nin alışveriş merkezi olarak yeniden hayata döndürülmesi bu saatten sonra imkanlı gözükmüyor. Park sorunu, trafik akışı gibi problemler Atakulenin destinasyon olmasını zorlaştırıyor. İstanbul City’s örneğinde de görüldüğü gibi ulaşım sorunlu şehir merkezi modelinin başarılı olması çok zor. Bu kadar merkezi noktada bulunması sebebiyle Atakule için en iyi çözüm aslında ofis binası olmasıdır. Açık plan ofislerin bulunduğu, dış cephede değişiklik yapmadan getirilebilecek bu çözüm, Ankara’daki merkezi lokasyonu sayesinde talep alabilecektir. Tabi bunu için de belli bir emek sarfedilmesi gerekir. Ya da konvansiyonel düşüncenin dışında bir yaklaşımla hükümetle ilişkisi gayet iyi olan Rixos ya da bunun gibi bir gruba otel yapılması için satılabilir ya da bir ortaklık kurulabilir (eminim ki kendileri gerekli izinleri ve imar değişikliklerini çok daha rahat alabileceklerdir).

Yani biraz da olsa yatırımcısının çıkarlarını düşünen bir şirket olsa hisse başına 50 kuruş ila 1,20 lira arasında değer yaratmak mümkün olacaktı. Hadi diyelim ki satışlar zaman alacak, ama sen potansiyeli hemen kristalize etmek istiyorsun. O zaman şirketi ikiye böl. Tahvillerin olduğu şirketi %5 iskontoyla bir portföy yönetim şirketine sat. Gayrimenkul şirketi ise %40 iskontoyla dursun. O zaman gayrimenkul şirketinin değeri 128*0,6 = 76.8. Tahvillerin buşunduğu şirketi de 76 milyona sattın (iskontoyla) etti toplam değer 153mn TL. Pay başına 1.82 TL. Yine kazanç %46 olacak. Yatırımcı da mutlu olacak. Hem gayrimenkul şirketi belki işler düzelir, bir şekilde Atakule kendine gelirse yükselme potansiyelini de elde kalacak.

Ama problem şu: hisse başına ortalama 2 lira maliyetlenmiş (bunun bir de geçen zaman maliyeti var) İsmail Bey bu işlemler sonrasında zararını kristalize etmiş olacak. Tabi mantık der ki önemli olan olaya rasyonel bakmaktır. Zarar filan düşünmeden (hele ikinci opsiyonda işler düzelirse yukarı çıkma potansiyeli de devam ediyor) en doğru finansal optimizasyon ne ise o yapılmalıdır.

İşte bu argümanlara rağmen İsmail Bey’in hissenin üzerinde oturması, yetmiyormuş gibi nakitleriyle hisse senedi satın almış olması bu noktada yönetimin samimiyeti hakkında insanın aklında büyük soru işaretleri uyandırmaktadır. Burada zan altında kalmamak için Sayın Tarman’ın şirket hakkında hiçbirşey yapmazken neden bir anda kafasına göre başka şirketlerin hissesini almaya başladığını, özellikle de şirketçe alınan hisselerde Sayın Tarman’ın kişisel hesabına ya da kendinin bağlı olduğu kurumlar ya da kişiler hesabına hissesi olup olmadığını, ya da kendisi ya da bu kurum ya da kişiler satış yaparken AGYO’nun bu hisseleri alıp almadığını hissedarlara açıklaması gerekmektedir. 

Kategoriler:Türkiye Hisseler, Uncategorized Etiketler:,

İthalat ve Kamu Gelirleri

Ağustos 5, 2011 Yorum yap

Hisse.net’te süregelen tartışmalardan da ortaya çıkıyor ki ithalat ve kamu gelirleri durumu sayılarla üzerinde durulması gereken bir konu… İthalattan gelen vergiler toplam gelirlerin %14üne denk geliyor. Bütçede ÖTV ve Gelir vergisini takiben en önemli üçüncü kalem. Bu sebeple burada yaşanacak hareketlerin etkisi önem teşkil ediyor.

İthalatta yaşanan önlenemez yükseliş her ne kadar GSYH büyümesiyle orantılı gibi gözükse de ihracattan çok daha fazla yükseliyor. Rezerv parası olmadığımız için de bu iki oranın arasındaki dengenin bu kadar bozulmuş olması sürdürülebilir değil ve balonun işaretçisi. İthalat-İhracat oranını dengelenmesi için krize sürüklenen ihraç piyasalarıdan medet ummak gibi bir şansımız olmadığına göre ithalatın düzeltme yapması senaryosuna odaklanmamız gerekiyor.

Böyle bir düzeltmede (İthalat-İhracat)/GSYH oranı çok değil sadece 2010 senesinin ortalamasına bile geri çekilmesi ithalatın 4 puan azalması demek. Yani ilk üç ay verilerine göre 88 milyar TL’den 76 milyar TL’ye düşmesidir. Bunu devlete kaybolan ithalat faturası yıllık 5.5 milyar TL demek. Hakiki bir düzeltme olsa ve krizdeki gibi ithalat-ihracat sıfıra gelse (ve bunun tamamı ithalattaki daralma ile olduğunu varsayarsak) bunun devlet bütçesine etkisi yıllık 24 milyar TL’ye denk gelmekte.

İlk senaryodaki gelir kaybı, toplam borç faizi harcamalarının %12 artması, ikinci senaryo ise toplam borç faizi harcamalarının %50 artmasına denk gelmektedir. Faiz giderlerimizde böyle bir değişkenlik olsa o zaman kamu dengesine ne gözle bakardık? İthalatta gelecek kötü haberlere bu gözden bakınca tablo sanki biraz daha kararıyor…

Bu hesaplamalarda ortalama ithalden alınan KDVnin toplam ithalata oranı %12.2 olarak kullanılmıştır.

Hesaplamalar:

2006 2007 2008 2009 2010
GSYH (milyon TL) 758,391 843,178 950,534 952,559 1,105,101
Ithalat (milyon TL) 201,078 221,029 258,691 217,678 278,668
Ihracat (milyon TL) 123,342 139,340 170,513 158,482 171,343
Ortalama Ithalat Vergisi 12.6% 12.0% 11.6% 12.0% 13.0%
Ithalat Vergisinin Toplam Gelire Orani 14.7% 13.9% 14.3% 12.1% 14.3%
2010 2011
3 6 9 12 3
Ithalat / GSYH 16.2% 16.5% 13.7% 15.8% 17.4%
Ithalat / GSYH 24.0% 25.8% 24.0% 26.9% 31.0%
(Ithalat – Ihracat) / GSYH 7.8% 9.3% 10.3% 11.1% 13.6%
Senaryo 1 Senaryo 2
1. Ceyrek GSYH 284,868 284,868
Ithalat Daralma -4.0% -13.6%
Ithalat (Esas) 1. Ceyrek 88,423 88,423
Ithalat (Duzeltilmis) 1. Ceyrek 76,993 38,803
Ithalattan KDV (Esas) 1. Ceyrek 10,826 10,826
Ithalattan KDV (Duzeltilmis) 1. Ceyrek 9,426 4,751
Senelik Fark 5,598 24,300

Kaynaklar: Maliye, Hazine, TUİK.

Özbal Değerlemesi

Ağustos 2, 2011 Yorum yap

Öncelikle Özbal’a borsaya hoşgeldin diyelim. Sonuçta İMKBnin derinliği arttıkça sermaye piyasaları ve hepimiz kazanacağız. Halka arz sonrası her zamanki beklentinin aksine uçup kaçan bir performans olmadığı için doğal olarak değerleme ön plana çıkıyor…

Değerlemede şirketin piyasa çarpanlarına bakmak çok kullanılan bir metotdur. Global de sagolsun bunu yapmış ve şirketimiz de şeffaflık olarak bunu sitelerinde yayınlamişlar. (Rapor). Fakat her çarpanı olduğu gibi kabullenemeyiz. Örneğin boru gibi bir olayda bu kadar yüksek ebitda carpanlari açıkçası önce beni kuşkulandırdı. Mesela, Nortwest Pipe Company. FAVÖK (EBITDA) çarpanı gayet güzel 9x koymuşlar. İyi guzel ama FAVÖKü geçen senelerde zorlanmış bir şirket karlılığa yavaş yavaş geri gelirken tabi ki FAVÖK çarpanı biraz yüksek kalabilir. Bu sebeple marjlardaki oynaklığı göz önüne almak için ciro çarpanlarına da bakmak mantıklıdır. Örnegin Northwestern şirketi FD/Satış 0.8x çarpaniyla işlem görmektedir. Aynı parallelikle bizim şirkete bakarsak $75.6mn beklenen ciro x 0.8 = $60mn firma değeri çıkar. Bundan $28mn borcumuzu çıkarıp ($32mn) TL’ye vurursak (1.65 kurdan) elde var TL 52.8mn piyasa değeri. Hisse başına fiyat ederi ise TL 2,57 olur. O yüzden çarpanlarda tek bir noktaya kalmamak, rakamları biraz sorgulamak ve birkaç carpani kullanarak bir gerçeklik testi yapmakta fayda var.

Değerleme egzersizinde indirgenmiş nakit akışı ise baska bir canavardir. Burda şirketler büyür de büyür. Önce 5 sene tahmin yaparız, sonra da şirket ebediyete belli bir büyüme faktöründe büyür deriz. Tabi gerçekler böyle olmaz, rekabet sertleşebilir, ekonomik krizler gelebilir. Zaten bu sebeple INA analizleri genelde daha yüksek değerler verir (tabi kontrol primini de unutmamak lazım). Bu sebeple buradaki büyüme vs varsayımlarını tam olarak kabul etmeden iyi bir piyasa analizi yapmak gerekir. Bu noktada da akla cevabi şu anda elimde olmayan birçok soru gelmekte:

1- Örneğin şirketin beklentisi olduğu işler hakkında herhangi bir bilgi verilmiş midir? Senelik satış beklentisinin yüzde kaçı kontratlanmıştır? Nabucco olmaz ise şirketin projeksiyonlarinda ne gibi değişiklikler olur?

2- Aldığı projelerde yapılan iş miktari toplam projenin yüzde kaçına denk gelmektedir? Örnegin Nabucco örneğinde verilen 2.5milyar dolarlık kısmın ne kadarı boru maliyetidir? Bu toplam maliyet içerisinden ne kadarı bütün firmalar arasında paylaştırılacaktır ve tahminen ne kadarının şirket üzerine düşmesi beklenmektedir?

3- Büyük proje bazlı çalışılmaktadır. 2009’da azerbaycan projesi toplam satışların yarısı, 2010da Ürdün projesi yine toplam satışların yaklaşık %50sidir. Önümüzde alınmış büyük proje bulunmakta mıdır?

4- Ürün komodite bir ürün ise bunun dünya pazarı nedir ve bu Pazarda şirketin payı nedir? Bunun gelişimi hakkında ne gibi varsayımlar yapılmıştır?

Piyasa analizinin üzerine şirket spesifik olarak da iyi bir analiz yapmak gerekmektedir.

1- Şirketin ana malının fiyatı çelik fiyatlarının fonksiyonudur. Burada çelik temini nasil yapılmaktadir? Satışların ne kadarı hacim artışından olmuştur ne kadari çelik fiyatlarındaki artıştan olmuştur?

2- İzahnamede fiyatların hala düşük olduğu ve buna rağmen kapasite yatırımlarının devam ettiği söylenmektedir. Buna rağmen nasıl %20lik büyüme öngörülebiliyor?

3- Ciro büyümelerindeki tarihi olarak asıl kaynak spiral kaynaklı boru değil sac ve diğer malzeme satışlarıdır… Böyle bir durumda şirketin projeksiyonlarındaki ciro nereden gelmektedir. Ana iş dışında olan bu ciro büyümesi ne kadar sürdürülebilirdir?

Bu sorularin iyi bir analizi yapılması fiyatın belirlenmesi bakımından önemli olacaktır.

Kategoriler:Türkiye Hisseler Etiketler:,
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.